8 Kasım 2010 Pazartesi

KASIM'ın BÜYÜSÜ

Ben kışları sevmem,  sonbahar da bana hüzün verir. Ben yaz insanıyım ama Kasım ayı benim için hep dopdolu ve heyecanlı bir ay.

Dün Bal’ın doğum günü olduğunu yazmıştım, Bugün sevgili eşim ve benim evlilik yıldönümümüzJ
Üstelik Bal ve Karabiber’in teyzesi ona da bundan sonra “teyte“diyelim. Bir “sabbatical” ı bitirip iş hayatının dalgalarında dans etmek için yeniden yelken açtı.

Sabbatical’ın açıklaması sözlükte şöyle geçiyor ”A sabbatical is usually a retreat from the job you are doing. It may be used to do research or just recharge”. Yaaanii dinlenmek, araştırmak ve yeniden yüklenmek için iş hayatını nadasa bırakmak. Türkiye’de var mı bilmiyorum, ama elin adamı düşünmüş bunları. 10 yıl aralıksız bir işte çalışırsan beynin süngere, ruhun pas pasa döner… O zaman 10 yılda bir git biraz arın, temizlen, başka manzaralara bak, içinin sesini dinle, bilgisayarın başına sen istediğin zaman otur ki, benim için verimli bir adam-kadın olasın. İnsan 10 yıl hep aynı yerden aynı manzaraya bakarsa ne kadar akıllı olursa olsun yaratıcılığını ve isteğini yitirir. Ama sabbatical almak da cesaret işidir, herkes de yapamaz. Velhasıl, “teyte” yaptı, çok da iyi oldu…Şimdi yelkenleri yeniden şişiriyor… Yeni bir yolculuğa başlıyor. Yolun hep güneşli olmadığını hepimiz biliyoruz. Ama şans yanımızda olursa.... güneş, fırtına farketmez...  

Gelelim bizim evlilik yıldönümüne… Bizim ki bir tür beşik kermesidir:))) Eşim ve ben 11 yaşından beri birbirimizi tanıyoruz… Anadolu Lisesi sınavlarını kazanıp 11 yaşında 7 yıllık uzun bir yolculuğa başlamıştım. Sınıfta kapkara ama gerçekten kara, bir çocuk varJ Saçları çok düz olmasa zenci olabilir, ama bu saçlar bir zenci için çok düz… Meğer çocuk 3 ay deniz kenarında kalmış ve fırında fazla beklemiş kurabiye gibi yanmışJ)) eee zaten esmer, olmuş mu sana Arap dudağı gibiJ Bir de yaramaz benim gibi bir prensesin işi olmaz böyle biriyleJ




Ama tanrının en çok sevdiği şey insanlarla dalga geçmek. Gel zaman git zaman 7 yıl lisede aynı sınıfta okuduk, eğlendik, korktuk. Çocuk benim hayattaki en iyi en yakın arkadaşım oldu. Üniversitede de aynı okuldayız, üstelik fakültelerimiz de karşılıklı. Hala çok yakın arkadaşız ve kardeş kardeş geçinip gidiyoruz. "Aslında o kadar da yaramaz değil hatta çekingen bile" demeye başladım... Onun kız arkadaşları oluyo bana anlatıyor, benim erkek arkadaşlarımı o tanıyor. O benim ağlama duvarım aynı zamandaJ Ama biz farklı karakterleriz aslında, o az konuşmayı çok düşünmeyi sever, ben çok konuşmayı az düşünmeyi;) Geldik 2. sınıfa, aaaa gezegenlerin yeri değişti, onun kurduğu bir cümle ikimizin de hayatını değiştiriverdi. Oldu mu benim kardeş, benim “sevgili”J etrafımızdaki herkes önce şaşırdı, ama bu yeni halimize alışmaları çok kolay oldu. Onlar için kolay olan şey bizim için o kadar da kolay olmadı tabii. El ele yürümek için bile 3 ay uğraştık.  O çocuk 18 yıldır benim "sevgilim", 13 yıldır benim “kocam”. Duvarlara çarptık, birbirimize kızdık, anlaşamadığımız bir sürü şey oldu ama çok sevdik… Birlikte büyüdük.  Şimdi Bal ve Karabiber’i ve beraberinde kendimizi birlikte büyütüyoruz.  İyi ki o çocukla evlenmişimJ
Bugün (dün) 7 Kasım. Benim için çok ama çok özel bir tarih. Tam 10 yıl önce bu dünyada bir insanın başına gelebilecek en güzel şey geldi başıma. “Oğlum” doğdu. Annelik hem çok güzeldi hem de çok zorJ Gerçi ben anne olduğumu ancak oğlum 6-7 aylık olunca anladım.   O zamana kadar hızlı bir trene binmiş gibi oraya buraya savrularak ve bebekle ilgili günlük rutinleri yerine getiren hipnotize olmuş bir yaratık gibiydimJ

Hayatınızda daha önce hiç yapmadığınız şeyleri sanki yıllardır yapıyormuşsunuz ve bu çok doğalmış gibi oluyor. Yani bana öyle olmuştuJ 3,5 kiloluk bir canlıyı yıkamak, uyutmak, emzirmek, oyalamak sanki hep yaptığınız bir işmiş gibi. Bebek hastaneden eve geldiğinde, bir hafta önce bibloların, cici örtülerin, dergilerin durduğu yerleri emzikler, biberonlar, omuz bezler, ağız bezleri, popo bezleri işgal ediveriyor. Sihirli bir el bütün ambiyansı değiştiriveriyorJ)  Ve Doğa bir şekilde sizi buna hazırlayıveriyorJ

6-7 aylıkken bir sabah ben onunla konuşurken oğlum kahkaha attı ve aşık aşık bana baktı. İşte o zaman onun gerçekten “annesi” olduğumu ve bundan sonra bütün isimlerimden ve lakaplarımdan arınıp “anne” olduğumu anladım :D Oysa sadece ona “sarı patates” demiştim o da kahkahayı patlattı. Sanırım başka bir hatun devreye girene kadar bana âşık olmaya devam edecek:))) Kendisi son derece karakterli bir bebekti bir espriye sadece bir kere gülerdiJ)) Aynı espriyi 2. kere yaparsan salakmışsın gibi bakardı:))) Anlayacağınız gibi çok gülen bir bebek değildiJ Sadece bazen ağzını yana doğru çarpıtarak bir gülücük atardı: D Her zaman güldüğü tek şey onu sırt üstü yatırıp hırpalıyor gibi yapmaktı. Hala “hırpa hırpaya” bayılıyorJ)) Hüzünlü şarkılardan ve müziklerden hala nefret ediyorJ))



Artık yavaş yavaş delikanlı oluyor galiba. Marketten dönerken ağır poşetleri ben taşırım diyor, ben hastalanınca kötü olursan haber ver diyorJ)), biraz dekolteyi fazla kaçırsam bu çok açık değil mi? diyor. Allah Allah koltuktaki 40 cm’lik yastığın üzerinde uyuyan minik bebek ne zaman adam oldu. Amaaaa,  90 yaşına da gelse benim küçük bebeğim olarak kalacak.

İyi ki doğdun, iyi ki varsın oğlum… Seni sevmiyorum, sana bayılıyorum.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Merhaba,


Nerden başlayacağımı aslında pek bilmiyorum. Çünkü ben yazan birisi değilim. O kadar ki hayatımda hiç günlük tutmadım, mektup yazmayı sevmem hatta konuşma şansım varsa massengerlardan bile haberleşmem. Ben konuşma insanıyım.

Ama istedim ki hayatımla /hayatımızla ilgili bir kayıt olsun. Çünkü hayat, bir varmııışşşş bir yokmuş… Hepsi bir yanılsama geriye gülümsetecek birşeyler kalsın istedim:) Çocuklarım yada sevdiklerim bu kayıtları okuyup eğlensinler:)

Beni buna aslında facebook denen sanal ortam teşvik etti. Bir sürü foto var çocuklara ve bize ait, oysa sadece facbook'a yüklediklerime en çok bakıyorum. Çünkü onlar elimin altında diğerlerini folder'larda bulup bakmaya çoğu zaman üşeniyorum:) İnsanoğlu nasıl bişese… Rahata ne çabuk alışıyoruz bazen 3-5 parmak darbesiyle bile yapacağımız şeylere üşenmeye başladık:)

Her neyse, yani amacım ciddi şeyler yazmak değil. Burada Ömer ve Zeynep'in "macerelarını", "komikliklerini", "sinirliklerini" anlatmak niyeti ile yazmaya başlıyorum. Tabii etraftaki yardımcı oyucularda vakti geldiğinde konuya dahil olucaklar. Onlar oyuna dahil oldukça  karakterleri tanıyacaksınız:))   

Bu durumda bu ilk yazıda az biraz gerçek kahramanlarımızdan bahsetmek lazım.

Ömer; haftaya 9 yaşında olucak 70 kiloluk bir bal-kaymak topağı:))) Kendisine hamileyken bolca bal kaymak yediğimden midir nedir?:) Dış görüntüsünden bir pehlivan, bir efe imajı alsanız da o aslında pamuktan, buluttan üretilmiştir. Son derece duygusal ve merhametli. Olması gerektiğinden daha dürüst:)) Ve gerçek bir gurme eğer Ömer evde bişeyden bol bol yiyorsa, bil ki o şey çok lezetlidir. Eğer fırsatını bulursan, yani sana bıraktıysa "kaçırma ye" demektir:))) 6 aylık olduğu günden bu yana kilosu başına sorun oldu :(. Diyetisyene gittik, endokronologa gittik, şeker testleri, tiroid testleri ama maalesef herşey normal. Olay çok yeme. O yemeyi seviyor:)))  Yediği de boşa gitmiyor, bilgisayar gibi bir aklı var. Bazen insanı şüpheye düşürüyor.

Zeynep; 5,5 yaşında. Çok şeker, ama hani genzi yakan şekerler vardır ya işte öyle. Onun tırnakları var. Tırnaklarını çıkarıyor ve isteklerinden ödün vermiyor, boyun eğmekten nefret ediyor ve özür dilemeyi sevmiyor:))) Ama müthiş bir empati yeteneği var. Birini baştan çıkarmayı hedeflerse o hedefin hiç şansı yok. Alttan girer üstten çıkar, hedefini ele geçirir. Bazen dünyada ondan tatlı bişey yok bazense sizi çileden çıkarabilir. Her zaman evin en küçüğü olma avantajını kullanıyor.

Yakında resimleri de paylaşırım, malum ortamda daha yeniyim henüz bütün fonksiyonları kullanamıyorum:))

Bu seferde sadece ana kahramanları tanıtmakla yetineceğim. İyi ki de yazmayı sevmiyorum, bir de sevsem nasıl yazardım kimbilir:))) Yeniden Merhaba:))